Pembaca tercinta, kami akan menggunakan izin cookie yang sesuai untuk memastikan situs web kami beroperasi dengan normal agar dapat memberi konten khusus yang lebih cocok untuk Anda dan juga memastikan Anda mendapatkan pengalaman membaca terbaik. Jika ada yang sesuai, Anda dapat mengubah izin Anda pada entri pengaturan Cookie di bawah ini.
If you would like to learn more about our Cookie, you can click on Privacy Policy.
Tambahkan Innovel ke halaman utama untuk menikmati novel terbaik.
Pembaca tercinta, kami akan menggunakan izin cookie yang sesuai untuk memastikan situs web kami beroperasi dengan normal agar dapat memberi konten khusus yang lebih cocok untuk Anda dan juga memastikan Anda mendapatkan pengalaman membaca terbaik. Jika ada yang sesuai, Anda dapat mengubah izin Anda pada entri pengaturan Cookie di bawah ini.
If you would like to learn more about our Cookie, you can click on Privacy Policy.
Pengaturan cookies anda
Pengaturan cookies ketatSelalu aktif
İKİ YAKA BİR HAYAL
UMUR UNTUK MEMBACA 4+
simoking
Romance
ABSTRAK
Bölüm 1: Mısır Tarlasından Yükselen Ses
Güneş, Çukurova’nın üstüne henüz ağırlığını tam bindirmemişti ama sabahın ilk ışıkları bile ovadaki uçsuz bucaksız yeşilliği buğulu bir altın sarısına boyamaya yetiyordu. Tarla kenarındaki sondaj pompasının tekdüze sesi, uzaktan gelen traktör motorlarının homurtusuna karışıyordu. Bu ses, İsmail için sadece birer makine gürültüsü değil; toprağın nefes alışı, ekmeğin ve alın terinin ritmiydi.
İsmail, nasırlı elleriyle tarlanın kenarındaki yeni sürülmüş toprağı yokladı. Parmaklarının ucuna gelen nem, sabah rüzgarının serinliğiyle birleşince içine derin bir huzur veriyordu. Mısır fideleri boy vermeye başlamıştı; yaprakların uçlarındaki o hafif sararma sabahın erken saatlerinde bile gözünden kaçmamıştı. “Daha dün taptaze duruyordunuz,” diye geçirdi içinden, “sabah serinliği mi çarptı yoksa kökte su mu fazlalaştı? Gübreyi erken mi attık yoksa az mı geldi?” Tarımın dili yoktu ama toprağın bir hafızası vardı; o hafızayı okumak da yılların tecrübesini gerektiriyordu.
Cebindeki telefonu çıkardı, ekranı parmağının tersiyle silip günün planını gözden geçirdi. Bir yandan toprakla, suyla, gübreyle geçen yorucu ama bir o kadar da adanmış bir hayatın pratikleri; diğer yandan kafasının bir köşesinde hep tıkırdayan o büyük hayal... Hukuk kitaplarının sararmış sayfaları, YKS ve AYT maratonunun ezber bozan formülleri, kanun maddeleri ve yıllardır içine attığı o sessiz ama inatçı hedef... İkisi de aynı topraktan besleniyordu aslında: Sabır ve emek istiyordu ikisi de. Ne tarlada mısır başak verene kadar beklenen o sabır bitiyordu ne de zihnindeki adalet tutkusu sönüyordu.
Tam o sırada uzaktan, tarlanın kıyısındaki eski evin oradan bir ses duyuldu:
— İsmail! Su motorunun vanası mıdır nedir, tazyiki yine düştü sanki, bir bakıver!
İsmail derin bir nefes aldı, başını kaldırıp ufuktaki dağlara doğru baktı. Hafifçe gülümseyerek ayağa kalktı. Adımlarını tarlanın kenarındaki sulama borularına doğru yöneltirken, zihninin diğer yarısı çok başka bir coğrafyadaydı. İstanbul’un o tarihi sokakları, Galata Kulesi’nin gölgesinde ders çalışılan sessiz kütüphaneler, Boğaz’ın serin esintisi ve masanın üstünde yığılı duran deneme kitapçıkları gözünün önüne geldi. İki yaka arasındaydı sanki hayatı; bir yanda Çukurova’nın kızgın güneşi ve mısır tarlaları, diğer yanda zihninde kurduğu o adalet sarayları...
Su motorunun yanına vardığında vanayı kontrol etti; contanın sıyrıldığını görünce cebinden çıkardığı anahtarla hızlı ve pratik bir hareketle müdahale etti. Su, boruların içinden tekrar gürül gürül akmaya başladığında, mısır yapraklarının suya kavuştuğu o hışırtıyı dinledi. Su hayattı, emek ise can.
Akşam olup da evin verandasına çekildiğinde, yorgunluğunu unutturan o rutin başladı. Çalışma masasının lambasını yaktı. Gündüz mısır tarlasında nasır tutan parmakları, şimdi hukuk ders kitaplarının sayfalarını çeviriyordu. Yıllar geçmişti okul yıllarının üzerinden ama inat aynı inat, hedef aynı hedefti. Kendi kendine mırıldandı: "Bu toprak nasıl bu mısırı veriyorsa, bu zihin de o hukuk fakültesini kazanacak."
Bölüm 2: Toprağın Derinlikleri ve Hukukun Çarkları
Sabahın ilk ışıkları Çukurova’nın uçsuz bucaksız yeşilliğine vururken, İsmail için gün çoktan başlamıştı. Traktörün anahtarını kontrole soktuğunda, motorun çıkardığı o tok hırıltı sabahın sessizliğini yardı geçirdi. Mısır tarlasının bu dönemdeki bakımı, sabır ve hassasiyet gerektiriyordu. Yaprakların uçlarındaki hafif sararmayı dün fark etmişti; kökteki su dengesini ve gübre oranını ayarlamak, tam anlamıyla bir satranç maçı gibiydi. Hatalı bir hamle, bütün bir sezonun emeğini ziyan edebilirdi.
Direksiyonu tarlanın çamurlu ve engebeli yollarına kırarken zihni ikiye bölünmüş gibiydi. Bir tarafta sıvı gübrelerin oranları, üre takviyesinin zamanlaması ve sulama kanallarının debisi dönerken; diğer tarafta kafasının içinde YKS ve AYT maratonunun ezber bozan formülleri, borçlar hukukunun temel prensipleri ve ceza muhakemesinin çarkları fırıl fırıl dönüyordu. Toprağı sürmekle, kanun maddelerini ezberlemek arasında derin bir bağ kuruyordu içten içe. İkisi de inat istiyordu; ikisi de kayalıkları delip su yüzüne çıkmak gibi bir azim gerektiriyordu.
Traktörün hidrolik kollarını indirip mısır sıralarının arasına girdiğinde, telefonunun bildirim sesini duydu. Ekranı kontrol ettiğinde, İstanbul’daki eski dostlarından gelen bir mesaj olduğunu gördü. Şehrin o yoğun temposu, Galata Kulesi’nin tepesinden bakan martıların çığlığı, Karaköy rıhtımındaki kahve kokusu ve sahilde yürüyen insanların telaşı bir an gözünün önünden geçti. İstanbul, sanki bu coğrafyanın tam zıttıydı; orada her şey asfalta, betere ve zamana karşı yarışırken; burada her şey sabırla, toprakla ve mevsimin döngüsüyle yoğruluyordu. Ama onun hayatı, işte bu iki yakanın arasında, görünmez bir köprü üstünde kurulmuştu.
Tarlanın ortasında, su vanasının olduğu noktaya geldiğinde traktörü durdurdu. Motoru rolantide çalışırken aşağı indi. Çamurlu çizmeleriyle yürüyerek vananın vanasını kontrol etti. Sul